Drama Guru
New member
Deyim ve Atasözleri Nasıl Ayırt Edilir? Dilbilimsel ve Bilimsel Bir Yaklaşım
Bir süredir günlük konuşmalarda kullandığımız bazı sözlerin gerçekten atasözü mü, yoksa deyim mi olduğunu merak ediyorum. İlk bakışta mesele oldukça basit görünüyor: “Damlaya damlaya göl olur” atasözü, “etekleri zil çalmak” deyim. Peki “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ile “burnundan solumak” arasındaki farkı hangi ölçütlerle açıklıyoruz? Daha da önemlisi, sınırda kalan örneklerde sezgimiz ne kadar güvenilir?
Bu sorular aslında yalnızca okulda sorulan bir dil bilgisi sorusu değil. Atasözleri ve deyimler; kültürel hafızanın, toplumsal deneyimin ve dilin mecaz üretme kapasitesinin küçük ama yoğun biçimde paketlendiği yapılardır. Türkçe üzerine yapılan akademik çalışmalar da bu söz varlığının yalnızca dil öğretimi açısından değil, toplumun değerleri, iletişim biçimleri ve tarihsel deneyimleri açısından incelenebileceğini gösteriyor. Örneğin Ulutaş ve Batur, TDK'nin Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü'nü tarayarak belirli sayıların geçtiği atasözü ve deyimleri sıklık ve anlam bakımından kodlamışlardır.
Dolayısıyla “Bu deyim mi, atasözü mü?” sorusuna yalnızca kulağa hoş gelen bir cevap vermek yerine, ölçülebilir özellikler üzerinden yaklaşmak daha ilginç. Gelin bunu birlikte araştıralım.
1. Önce Temel Ayrımı Kuralım: Cümle mi, Anlatım Birimi mi?
En kullanışlı başlangıç noktası, sözün iletişimdeki işlevine bakmaktır.
Atasözü, genellikle toplumsal deneyimden hareketle bir yargı, gözlem, öğüt veya genel kabul ortaya koyan kalıplaşmış sözdür. “Sakla samanı, gelir zamanı”, “Ne ekersen onu biçersin” ve “Damlaya damlaya göl olur” bu yapıya örnek verilebilir. Bu sözlerin temel özelliği yalnızca mecazlı olmaları değildir; bir durum hakkında genellenebilir bir düşünce ileri sürmeleridir.
Deyim ise çoğunlukla bir durumu, davranışı, duyguyu veya eylemi daha etkili ve çoğu zaman mecazlı biçimde anlatan kalıplaşmış dil birimidir. “Kulak kabartmak”, “gözden düşmek”, “etekleri zil çalmak” gibi ifadeler tek başlarına genellikle bir hayat kuralı veya öğüt sunmaz. Bir kişinin ya da durumun nasıl olduğunu anlatırlar.
Bu ayrım şöyle özetlenebilir:
Atasözü → Bir yargı veya genelleme bildirir.
Deyim → Bir durumu veya eylemi anlatım açısından yoğunlaştırır.
Ancak bu iki kategori arasında matematiksel kesinlikte bir duvar yoktur. Akyalçın'ın çalışmasının başlığı bile önemli bir probleme işaret eder: “Atasözleriyle karıştırılan deyimler.” Araştırmacı, bazı yapıların atasözü sözlüklerinde yer almasının tartışmalı olduğunu ve bazı deyimlerin atasözü gibi değerlendirilebildiğini örneklerle incelemiştir.
Bu nedenle tek bir kritere güvenmek yerine birden fazla ölçüt kullanmak gerekir.
2. En Güçlü Test: “Bu Söz Ne Yapıyor?”
Bir ifadeyi sınıflandırırken kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bu söz bir davranışı veya durumu mu anlatıyor, yoksa o durum hakkında genel bir hüküm mü veriyor?”
Örneğin:
“Ali sınav sonucunu duyunca etekleri zil çaldı.”
Burada ifade Ali'nin çok sevindiğini, heyecanlandığını anlatıyor. Bir toplumsal yargı bulunmuyor. Bu nedenle deyimdir.
“Dost kara günde belli olur.”
Bu ifade belirli bir kişiyi tanımlamaktan çok, dostluğun zor zamanlarda sınanacağını ileri sürüyor. Dolayısıyla atasözüdür.
Bir başka örnek:
“İpe un sermek” → Bir işi yapmamak için bahane üretme durumunu anlatır. Deyim.
“Bugünün işini yarına bırakma.” → Ertelemenin sakıncalı olduğunu bildiren genel bir öğüt içerir. Atasözü.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var: Her deyim mutlaka tamamen mecazlı, her atasözü mutlaka tek parça ve değişmez bir cümle olmak zorunda değildir. Modern dilbilim araştırmaları da “idiom” kavramının yalnızca “kelimelerin gerçek anlamlarının toplamından farklı anlam” şeklinde açıklanmasının yetersiz olduğunu savunuyor. Nunberg, Sag ve Wasow, deyimselliğin geleneksellik ve mecazlılık gibi başka boyutlarının da bulunduğunu vurgulamış ve deyimlerin kendi içinde farklı türlere ayrılabileceğini ileri sürmüştür.
Bu yaklaşım Türkçe açısından da önemlidir. Çünkü bazı ifadelerde anlam, kelimelerin tek tek anlamlarından tamamen kopmaz; fakat kullanım biçimi gelenekselleşmiştir.
3. Kalıplaşma Ölçütü Neden Önemli?
Deyim ve atasözlerinin ortak noktalarından biri kalıplaşmış olmalarıdır. Bir ifadeyi istediğimiz her biçimde değiştirirsek aynı söz varlığı unsurundan bahsetmek zorlaşır.
Örneğin “gözden düşmek” ifadesinde kelimelerin sırası ve birlikte kullanımı belirli bir kalıp oluşturmuştur. “Gözden aşağı düşmek” dediğimizde aynı deyimi kullanmış olmayız.
Ancak kalıplaşma derecesi her ifadede aynı değildir. Korga'nın “deyimlik yapılar” üzerine yaptığı çalışmada da araştırmacıların deyim tanımlarında farklılıklar bulunduğu, kalıplaşma ve anlamsal değişmenin önemli ortak özellikler arasında değerlendirildiği görülüyor. Çalışma ayrıca bu yapıların bağlamdan bağımsız düşünülmemesi gerektiğini savunuyor.
Bu bize önemli bir araştırma yöntemi sunuyor:
Bir ifadeyi yalnızca sözlükteki etiketine bakarak değil, gerçek kullanım bağlamlarıyla incelemek gerekir.
Örneğin bir gazete arşivinde veya sosyal medya derleminde ifadenin nasıl kullanıldığı incelenebilir. Binlerce kullanım örneği toplanır, sözün hangi sözcüklerle birlikte görüldüğü belirlenir ve bağlama göre işlevi kodlanır. Böylece “Bu ifade deyimdir” şeklindeki sezgisel karar, veriyle desteklenebilir.
4. Bilimsel Araştırma Bunu Nasıl Test Edebilir?
Bu konuda yapılabilecek basit ama sağlam bir araştırma tasarımı şöyle olabilir:
1. Veri seti oluşturma: TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü'nden belirli sayıda atasözü ve deyim seçilir.
2. Özelliklerin kodlanması: Her ifade için cümle yapısı, fiil içerip içermediği, mecazlılık derecesi, genelleme yapıp yapmadığı, öğüt içerip içermediği ve bağlama bağımlılığı gibi değişkenler belirlenir.
3. Bağımsız kodlama: Birden fazla araştırmacı aynı ifadeleri birbirinden bağımsız biçimde sınıflandırır.
4. Uyum ölçümü: Araştırmacıların kararlarının ne kadar örtüştüğü Cohen's kappa gibi istatistiklerle ölçülebilir.
5. Bağlam analizi: Tartışmalı ifadeler gazete, kitap, konuşma veya dijital metinlerden alınan gerçek kullanım örnekleri üzerinden tekrar değerlendirilir.
Bu yaklaşım, dil araştırmalarında kullanılan doküman ve içerik analizi yöntemleriyle uyumludur. Nitekim Türkçe atasözü ve deyimleri üzerine yapılan çalışmalarda TDK sözlüklerinin veri kaynağı olarak tarandığı, ifadelerin temalara göre kodlandığı ve daha sonra sıklıkların değerlendirildiği görülmektedir.
Başka bir deyişle, “bence bu deyim” demek yerine “beş bağımsız kodlayıcıdan dördü bunu deyim olarak sınıflandırdı ve gerçek metinlerde de aynı işlevi gördü” diyebilmek bilimsel açıdan çok daha güçlüdür.
5. “Genel Yargı” Testi Her Zaman Yeterli mi?
Hayır. En ilginç nokta da burası.
Örneğin “Acele işe şeytan karışır” açık biçimde genel bir yargı ve öğüt taşır. Fakat “ayağını yorganına göre uzat” gibi ifadelerde de benzer bir genelleme görülür.
Buna karşılık bazı ifadeler hem mecazlı hem de yargı bildiren bir yapıya sahip olabilir. Bu durumda biçimsel özelliklerin yanında iletişimsel işlev değerlendirilmelidir.
“Can kulağıyla dinlemek” ifadesi bir kişinin dinleme biçimini anlatır.
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” ise insanlar arasındaki karşılıklı ihtiyaç ilişkisi hakkında genelleme yapar.
İki ifade de kültürel bilgi taşır. Fakat biri öncelikle bir davranışı nitelendirirken diğeri toplumsal bir ilke ortaya koyar.
Altaylı'nın çalışması da deyim ve atasözlerinin birbirine oldukça yakınlaşabildiğini, bazı örneklerde kesin sınır çizmenin zor olduğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla bilimsel yaklaşımın amacı her örneği zorla iki kutuptan birine sıkıştırmak değil, neden o kategoriye yerleştirdiğimizi açıklayabilmektir.
6. Erkeklerin Analitik, Kadınların Sosyal Bakış Açısı Meselesi: Gerçekten Böyle mi?
Bir süredir günlük konuşmalarda kullandığımız bazı sözlerin gerçekten atasözü mü, yoksa deyim mi olduğunu merak ediyorum. İlk bakışta mesele oldukça basit görünüyor: “Damlaya damlaya göl olur” atasözü, “etekleri zil çalmak” deyim. Peki “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ile “burnundan solumak” arasındaki farkı hangi ölçütlerle açıklıyoruz? Daha da önemlisi, sınırda kalan örneklerde sezgimiz ne kadar güvenilir?
Bu sorular aslında yalnızca okulda sorulan bir dil bilgisi sorusu değil. Atasözleri ve deyimler; kültürel hafızanın, toplumsal deneyimin ve dilin mecaz üretme kapasitesinin küçük ama yoğun biçimde paketlendiği yapılardır. Türkçe üzerine yapılan akademik çalışmalar da bu söz varlığının yalnızca dil öğretimi açısından değil, toplumun değerleri, iletişim biçimleri ve tarihsel deneyimleri açısından incelenebileceğini gösteriyor. Örneğin Ulutaş ve Batur, TDK'nin Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü'nü tarayarak belirli sayıların geçtiği atasözü ve deyimleri sıklık ve anlam bakımından kodlamışlardır.
Dolayısıyla “Bu deyim mi, atasözü mü?” sorusuna yalnızca kulağa hoş gelen bir cevap vermek yerine, ölçülebilir özellikler üzerinden yaklaşmak daha ilginç. Gelin bunu birlikte araştıralım.
1. Önce Temel Ayrımı Kuralım: Cümle mi, Anlatım Birimi mi?
En kullanışlı başlangıç noktası, sözün iletişimdeki işlevine bakmaktır.
Atasözü, genellikle toplumsal deneyimden hareketle bir yargı, gözlem, öğüt veya genel kabul ortaya koyan kalıplaşmış sözdür. “Sakla samanı, gelir zamanı”, “Ne ekersen onu biçersin” ve “Damlaya damlaya göl olur” bu yapıya örnek verilebilir. Bu sözlerin temel özelliği yalnızca mecazlı olmaları değildir; bir durum hakkında genellenebilir bir düşünce ileri sürmeleridir.
Deyim ise çoğunlukla bir durumu, davranışı, duyguyu veya eylemi daha etkili ve çoğu zaman mecazlı biçimde anlatan kalıplaşmış dil birimidir. “Kulak kabartmak”, “gözden düşmek”, “etekleri zil çalmak” gibi ifadeler tek başlarına genellikle bir hayat kuralı veya öğüt sunmaz. Bir kişinin ya da durumun nasıl olduğunu anlatırlar.
Bu ayrım şöyle özetlenebilir:
Atasözü → Bir yargı veya genelleme bildirir.
Deyim → Bir durumu veya eylemi anlatım açısından yoğunlaştırır.
Ancak bu iki kategori arasında matematiksel kesinlikte bir duvar yoktur. Akyalçın'ın çalışmasının başlığı bile önemli bir probleme işaret eder: “Atasözleriyle karıştırılan deyimler.” Araştırmacı, bazı yapıların atasözü sözlüklerinde yer almasının tartışmalı olduğunu ve bazı deyimlerin atasözü gibi değerlendirilebildiğini örneklerle incelemiştir.
Bu nedenle tek bir kritere güvenmek yerine birden fazla ölçüt kullanmak gerekir.
2. En Güçlü Test: “Bu Söz Ne Yapıyor?”
Bir ifadeyi sınıflandırırken kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bu söz bir davranışı veya durumu mu anlatıyor, yoksa o durum hakkında genel bir hüküm mü veriyor?”
Örneğin:
“Ali sınav sonucunu duyunca etekleri zil çaldı.”
Burada ifade Ali'nin çok sevindiğini, heyecanlandığını anlatıyor. Bir toplumsal yargı bulunmuyor. Bu nedenle deyimdir.
“Dost kara günde belli olur.”
Bu ifade belirli bir kişiyi tanımlamaktan çok, dostluğun zor zamanlarda sınanacağını ileri sürüyor. Dolayısıyla atasözüdür.
Bir başka örnek:
“İpe un sermek” → Bir işi yapmamak için bahane üretme durumunu anlatır. Deyim.
“Bugünün işini yarına bırakma.” → Ertelemenin sakıncalı olduğunu bildiren genel bir öğüt içerir. Atasözü.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var: Her deyim mutlaka tamamen mecazlı, her atasözü mutlaka tek parça ve değişmez bir cümle olmak zorunda değildir. Modern dilbilim araştırmaları da “idiom” kavramının yalnızca “kelimelerin gerçek anlamlarının toplamından farklı anlam” şeklinde açıklanmasının yetersiz olduğunu savunuyor. Nunberg, Sag ve Wasow, deyimselliğin geleneksellik ve mecazlılık gibi başka boyutlarının da bulunduğunu vurgulamış ve deyimlerin kendi içinde farklı türlere ayrılabileceğini ileri sürmüştür.
Bu yaklaşım Türkçe açısından da önemlidir. Çünkü bazı ifadelerde anlam, kelimelerin tek tek anlamlarından tamamen kopmaz; fakat kullanım biçimi gelenekselleşmiştir.
3. Kalıplaşma Ölçütü Neden Önemli?
Deyim ve atasözlerinin ortak noktalarından biri kalıplaşmış olmalarıdır. Bir ifadeyi istediğimiz her biçimde değiştirirsek aynı söz varlığı unsurundan bahsetmek zorlaşır.
Örneğin “gözden düşmek” ifadesinde kelimelerin sırası ve birlikte kullanımı belirli bir kalıp oluşturmuştur. “Gözden aşağı düşmek” dediğimizde aynı deyimi kullanmış olmayız.
Ancak kalıplaşma derecesi her ifadede aynı değildir. Korga'nın “deyimlik yapılar” üzerine yaptığı çalışmada da araştırmacıların deyim tanımlarında farklılıklar bulunduğu, kalıplaşma ve anlamsal değişmenin önemli ortak özellikler arasında değerlendirildiği görülüyor. Çalışma ayrıca bu yapıların bağlamdan bağımsız düşünülmemesi gerektiğini savunuyor.
Bu bize önemli bir araştırma yöntemi sunuyor:
Bir ifadeyi yalnızca sözlükteki etiketine bakarak değil, gerçek kullanım bağlamlarıyla incelemek gerekir.
Örneğin bir gazete arşivinde veya sosyal medya derleminde ifadenin nasıl kullanıldığı incelenebilir. Binlerce kullanım örneği toplanır, sözün hangi sözcüklerle birlikte görüldüğü belirlenir ve bağlama göre işlevi kodlanır. Böylece “Bu ifade deyimdir” şeklindeki sezgisel karar, veriyle desteklenebilir.
4. Bilimsel Araştırma Bunu Nasıl Test Edebilir?
Bu konuda yapılabilecek basit ama sağlam bir araştırma tasarımı şöyle olabilir:
1. Veri seti oluşturma: TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü'nden belirli sayıda atasözü ve deyim seçilir.
2. Özelliklerin kodlanması: Her ifade için cümle yapısı, fiil içerip içermediği, mecazlılık derecesi, genelleme yapıp yapmadığı, öğüt içerip içermediği ve bağlama bağımlılığı gibi değişkenler belirlenir.
3. Bağımsız kodlama: Birden fazla araştırmacı aynı ifadeleri birbirinden bağımsız biçimde sınıflandırır.
4. Uyum ölçümü: Araştırmacıların kararlarının ne kadar örtüştüğü Cohen's kappa gibi istatistiklerle ölçülebilir.
5. Bağlam analizi: Tartışmalı ifadeler gazete, kitap, konuşma veya dijital metinlerden alınan gerçek kullanım örnekleri üzerinden tekrar değerlendirilir.
Bu yaklaşım, dil araştırmalarında kullanılan doküman ve içerik analizi yöntemleriyle uyumludur. Nitekim Türkçe atasözü ve deyimleri üzerine yapılan çalışmalarda TDK sözlüklerinin veri kaynağı olarak tarandığı, ifadelerin temalara göre kodlandığı ve daha sonra sıklıkların değerlendirildiği görülmektedir.
Başka bir deyişle, “bence bu deyim” demek yerine “beş bağımsız kodlayıcıdan dördü bunu deyim olarak sınıflandırdı ve gerçek metinlerde de aynı işlevi gördü” diyebilmek bilimsel açıdan çok daha güçlüdür.
5. “Genel Yargı” Testi Her Zaman Yeterli mi?
Hayır. En ilginç nokta da burası.
Örneğin “Acele işe şeytan karışır” açık biçimde genel bir yargı ve öğüt taşır. Fakat “ayağını yorganına göre uzat” gibi ifadelerde de benzer bir genelleme görülür.
Buna karşılık bazı ifadeler hem mecazlı hem de yargı bildiren bir yapıya sahip olabilir. Bu durumda biçimsel özelliklerin yanında iletişimsel işlev değerlendirilmelidir.
“Can kulağıyla dinlemek” ifadesi bir kişinin dinleme biçimini anlatır.
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” ise insanlar arasındaki karşılıklı ihtiyaç ilişkisi hakkında genelleme yapar.
İki ifade de kültürel bilgi taşır. Fakat biri öncelikle bir davranışı nitelendirirken diğeri toplumsal bir ilke ortaya koyar.
Altaylı'nın çalışması da deyim ve atasözlerinin birbirine oldukça yakınlaşabildiğini, bazı örneklerde kesin sınır çizmenin zor olduğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla bilimsel yaklaşımın amacı her örneği zorla iki kutuptan birine sıkıştırmak değil, neden o kategoriye yerleştirdiğimizi açıklayabilmektir.
6. Erkeklerin Analitik, Kadınların Sosyal Bakış Açısı Meselesi: Gerçekten Böyle mi?